Çatışmada ve Barışta Ekonomi: Kürt İllerinin Durumu ve Sürecin Ekonomiye Etkisi / Mehmet Kaya
KSC olarak, 2024 yılının Ekim ayında başlayan ve devam eden yeni çözüm sürecinin birinci yılı vesilesiyle, sürecin farklı boyutlarına ilişkin bir grup uzmanın analizlerini yayınlıyoruz. Bu seriyle, sürece dair farklı uzmanların perspektiflerini, sahaya dayalı gözlem ve veriyle birlikte tartışmaya açarak kamuoyunun ve politika yapıcıların ihtiyaç duyduğu nitelikli bilgi zeminine katkı sunmayı amaçlıyoruz. İyi okumalar.
—
Çatışmada ve Barışta Ekonomi: Kürt İllerinin Durumu ve Sürecin Ekonomiye Etkisi / Mehmet Kaya
Bölgenin ekonomisi üzerine konuşurken çoğu zaman sonuçlara odaklanıyoruz: düşük gelir, sınırlı yatırım, yüksek işsizlik, gençlerin göçü. Oysa bu sonuçlar, tek bir dönemin ya da tek bir politikanın ürünü değil; uzun bir tarihsel arka planın, yönetim tercihlerinin ve güvenlik eksenli yaklaşımların birikimli etkisiyle ortaya çıkıyor. Bir yıldan uzun süredir yeni bir sürecin içindeyken ve bu bağlamda tartışmalar yeniden gündemdeyken, meseleye yalnızca siyasi başlıklarla değil, bu birikimin ekonomi ve toplumsal hayat üzerindeki maliyetleriyle birlikte bakmak gerekiyor; çünkü atılacak adımların gerçek karşılığı en hızlı biçimde burada, yani refah, istihdam ve yatırım ikliminde görülebilir.
Bölge ekonomisinin geri kalmışlığının sebeplerine baktığımızda, bunun yalnızca bugünün koşullarıyla açıklanamadığını; tarihsel süreçte alınan kararların birikimli etkilerinin bölgesel sosyoekonomik yapıyı uzun vadeli biçimde şekillendirdiğini görüyoruz. Bu kararların başında, Şark Islahat Planı’nın 1925’te uygulanmaya başlamasıyla birlikte bugüne kadar bu plan çerçevesinde yürütülen yaklaşımın güncellenerek sürmesi ve uygulanması geliyor. Şark Islahat Planı ve bugüne kadar güncellenerek gelen temel başlıklara baktığımızda; bölgenin merkezden yönetilmesi ve bu yönetim biçiminde ısrar edilmesi, atanan bürokratların merkeze bağlı olup çoğu zaman bölge insanı olmaması ve güvenlik politikalarının sürekli biçimde tüm çalışmaların önüne geçmesi öne çıkıyor. Bu yaklaşım, bölgede kalıcı ve öngörülebilir bir düzenin yerleşmesini zorlaştırıyor; yaşam kalitesini artıracak yatırımlar sık sık erteleniyor, buna karşılık güvenlik yatırımları daha belirleyici hâle geliyor. Bu koşullar altında bölgeden sürekli bir beyin ve sermaye göçü yaşanıyor; ekonomik ve sosyal kapasite yerinde birikemiyor.
Bu yüzden bölge, 1925’ten 2025’e uzanan yüz yıllık dönemde farklı bir idari, askerî, kültürel ve sosyo-ekonomik yaklaşımı merkeze alan bir çerçevede yönetiliyor. Bu bağlamda yalnızca 2002–2015 arası dönem ayrıksı bir yer tutuyor; onun dışında bölge umumi müfettişlik, sıkıyönetim, darbe süreçleri ve son olarak kayyum yönetimleri gibi güvenlik odaklı idari pratiklerle idare ediliyor. 2002’de OHAL kalkıyor fakat 2016’da kayyum uygulamalarıyla birlikte yeni bir dönem başlıyor ve bölgenin yönetim paradigması yeniden güvenlik eksenli bir çerçevede şekilleniyor. Bu uzun dönemli yönetim pratikleri, bölgenin ekonomik karar alma mekanizmalarını, yatırım iklimini, yerel kapasiteyi ve toplumsal refahı doğrudan etkiliyor; kalkınma ile güvenlik arasında kurulan öncelik sıralamasında kalkınma ve sosyal iyilik hâli uzun süre ikincil konumda kalıyor.
Bugün geldiğimiz noktada Kürt illeri, sosyoekonomik gelişmişlik sıralamasında Türkiye’nin son 20 ili içinde arasında. Bu durumu, farklı gelişmişlik göstergeleri ortak biçimde işaret ediyor. Bu göstergelere ilgili örneklerden biri de Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı’nın 2022 SEGE İlçe verileri. Bu veriye göre Türkiye’nin en az gelişmiş 50 ilçesinin 49’u Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yer alıyor. Bölgenin sosyoekonomik dezavantajını ortaya koyan bir diğer gösterge ise “ne eğitimde ne istihdamda olan” genç (NEET) nüfusa ilişkin tablo. Kadın ve erkek NEET oranlarına baktığımızda, bölge Türkiye ortalamasının yaklaşık iki katı bir orana sahip görünüyor. Bu grubun, yoksulluğun kuşaklar arası aktarımında yüksek risk taşıdığını, eğitim ve istihdam kanallarından kopmanın hem bireysel düzeyde hem de toplumsal düzeyde kalıcı eşitsizlikler ürettiğini de vurgulamak gerekiyor.
Bölgesel eşitsizliğin somut biçimde göründüğü göstergelerden biri de kişi başı tüketim harcamaları. TÜİK’in 2024 ‘’Hanehalkı Tüketim Harcaması’’ verilerine göre kişi başı aylık tüketim harcamaları açısından bölgemizde yapılan harcama, en gelişmiş bölgelerde yapılan harcamanın dörtte bir düzeyinde kalıyor. TRC2 olarak tanımlanan Diyarbakır–Şanlıurfa bölgesi kişi başına tüketim harcamalarında kullanılan 13 ana kalemin 8’inde Türkiye genelinde son sırada yer alıyor. Bu karşılaştırmalarda, ilk sıradaki il ve bölgeyle kıyaslandığında gıdada 22 kat, eğitimde 26 kat, sağlıkta 8 kat, eğlence–spor–kültürde yaklaşık 10 kat, lokanta ve konaklamada ise 14,5 kat gibi büyük harcama farkları var. Yani tüketim harcamaları bakımından temel ihtiyaç ve beşerî sermaye birikimini etkileyen kalemlerde derin bir ayrışma görüyoruz. Özellikle eğitim harcamalarındaki farkın bu denli yüksek olması, yoksulluğun kuşaklar arası aktarımı bakımından yapısal bir risk alanı; çünkü eğitim, bölgesel eşitsizliğin geleceğe taşınmasını engelleyen kritik kaldıraçlardan biri olarak öne çıkıyor.
Gelir düzeyi açısından baktığımızda da benzer bir ayrışma var. TÜİK’in kişi başı gelir ortalamasına göre Türkiye ortalaması 2023 yılında 13.243 dolar oluyor; Kocaeli ve İstanbul gibi illerde bu rakam 21.000 dolar civarında seyrediyor. Van ve bölge illeri ise 4 ile 5 bin dolar bandında yer alıyor. Bu farklılaşma, bölgenin toplam ekonomiden aldığı payla da ilişkilendiriliyor: Bölgenin Türkiye nüfusundaki payı yüzde 15,5 iken, gayrisafi millî hasıladan aldığı pay yüzde 5 düzeyinde kalıyor; ekonomiye katkısı da yine yüzde 5 düzeyinde seyrediyor. Nüfus büyüklüğü ile ekonomik pay arasındaki bu asimetri, bölgesel eşitsizliğin üretim yapısı, yatırım iklimi, insan sermayesi ve kurumsal kapasite gibi katmanlarda biriken yapısal bir sorun olduğunu gösteriyor.
Bu yapısal sorun finansal göstergelerde de tespit edilebilir. Banka mevduat ve kredi oranlarına baktığımızda, TRC2 olarak ifade edilen Urfa ve Diyarbakır’da her 1 TL mevduata karşılık 1,78 TL kredi kullanılıyor. Yani bölge tasarruf birikimi üzerinden değil, borçlanma üzerinden dönen bir ekonomik mekanizmaya sıkışmış görünüyor. İstanbul’un şube başına mevduat miktarı Diyarbakır’ın dört katından fazla; dolayısıyla TRC2 bölgesi Türkiye’nin en yüksek kredi–mevduat oranına yüzde 178 ile sahip oluyor. İstanbul’da her 100 TL mevduata karşı 112 TL kredi kullanılırken, Diyarbakır–Şanlıurfa bölgesinde 178 TL kredi kullanılması, bölgenin gelir yaratma kapasitesi sınırlıyken tüketimin borçlanmayla sürdüğünü gösteriyor. Mevduat oranlarında Diyarbakır ve Şanlıurfa en alt sıralarda yer alıyor; bu yüzden kredi–mevduat oranının yüksekliği aşırı kredi kullanımından çok “mevduatın düşüklüğü” ile alakalı.
Bölgesel kalkınmışlık farkını gidermek amacıyla hayata geçirilen teşvik politikalarının seyrine baktığımızda, 1963’ten bugüne bu durumu düzeltme hedefiyle farklı isimlerle 16 defa teşvik uygulaması yapılıyor. Teşviklerin teoride amacı bölgeler arası kalkınmışlık farklarını azaltmak ve yatırımı daha geri kalmış bölgelere yönlendirmek. Buna karşın uygulama sonuçları bu hedefi karşılamıyor; eşitsizlik kapanmak yerine derinleşiyor. Özellikle 2012–2024 dönemindeki uygulamaların sonuçlarına bakıldığında, 1. ve 2. bölge olarak ifade edilen, Ankara ve İstanbul gibi büyükşehirlerin yer aldığı bölgeler parasal yararlanma konusunda yatırımlardan yüzde 61 pay alıyor. Buna karşılık Doğu ve Gündeydoğu’yu kapsayan 5. ve 6. bölge toplamda yüzde 10 düzeyinde kalıyor; yalnızca 6. bölgenin payı ise yüzde 4,6 oluyor. Burada dikkat çeken noktalardan biri, 6. bölgenin 16 ili kapsamasına rağmen aldığı payın son derece sınırlı kalması. Teşvik sisteminin tasarım ve uygulamasında geri kalmış bölgelerin yatırım çekme kapasitesini artıracak koşullar ve destek mekanizmaları yeterince güçlenmemiş; kaynak dağılımının yatırımın zaten yoğunlaştığı merkezlere doğru yeniden akma eğilimi göstermiş oluyor.
Bölgenin sosyoekonomik performansını etkileyen bir diğer temel değişken, dönem dönem yaşanan çatışma ortamlarının ekonomik maliyeti. 1985–2020 aralığında çatışmaların olmadığı bir senaryoda Türkiye’nin ulaşabileceği ekonomik büyüklüğe ilişkin İzzet Akyol’un çalışmasında ortaya çıkan fark 4 trilyon 200 milyar dolar olarak veriliyor. Bu kayıp; yatırımın azalması, yabancı sermaye ve yatırımların gelmemesi, turizm gelirlerinin durma noktasına gelmesi ve çatışmaların yarattığı umutsuzluğun göç ve psikolojik iklim üzerindeki etkileriyle açıklanıyor. Güvenlik harcamalarına ilişkin başka bir çalışmada ise 11 Kürt ili ile 11 Türk ili arasında yapılan karşılaştırmada, 2023 yılı kişi başı güvenlik harcaması Kürt illerinde 10.400 dolar olurken Türk illerinde yaklaşık 200 dolar düzeyinde kalıyor. Buna ek olarak, dönem dönem siyasi liderler ve hükumet sözcüleri açıklamalarında savaşın maliyetini 300 milyar dolar ile 800 milyar dolar arasında değişen rakamlarla dile geliyorlar. Dünya Gazetesi’nin yaptığı bir çalışmada 1984–2024 arasındaki doğrudan savaş harcaması yaklaşık 700 milyar dolar olarak belirtildi. Cumhurbaşkanı son açıklamasında ise toplam maliyetin 2 trilyon dolar civarında olduğunu ifade etti -ki bu tutar Türkiye’nin gayrisafi millî hasılasının yaklaşık 1,5 katına denk geliyor.
Barış ortamlarının ekonomi üzerindeki etkilerine baktığımızda, dönem dönem yakalanan barış iklimleri hem makro düzeyde hem de bölgesel göstergelerde olumlu sonuçlar üretiyor. 2013–2015 arası yaşanan barış ortamında Türkiye ilk defa 2013 yılında 956 milyar dolar gayrisafi millî hasıla seviyesine ulaştı. Bu seviye ancak 10 yıl sonra, 2022’de 900 milyar dolar ve 2023’te 1 trilyon dolar bandında yeniden yakalanabildi. Büyüme oranlarına baktığımızda Türkiye 2013 yılında yüzde 8,5, 2014 yılında ise yüzde 5’e yakın büyüme yakaladı; bu dönemin genelinde büyüme yüksek fakat sonrasında oranlar hızla düştü. Dış ticaret tarafında ise Irak’a ve özellikle Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne yapılan ihracat Türkiye açısından kritik bir kanal; bu bölge Türkiye’nin her zaman ilk beş ticaret partneri içinde yer aldı. Bu kapsamda 2014 yılında Irak’a ihracatta ulaşılan 13 milyar dolarlık seviyeye hala ulaşabilmiş değiliz. 2025 itibarıyla ihracatımız ancak 11 milyar dolar seviyesine yaklaştı. Kişi başı gelirde ise 2013 yılında yakalanan 12.582 dolar seviyesine ancak 2023’te 13.110 dolar ile yeniden ulaşılıyor. Doğrudan yabancı yatırımlar açısından da benzer bir eğri var: Türkiye 2015 yılında uluslararası doğrudan yatırımda yüzde 19,3’lük bir oran yakalamışken; bu oran bir daha görülmüyor ve ancak 2024 yılında yüzde 10 bandına ulaşılabiliyor. Bu göstergeler şunu söylüyor: barış ve istikrar iklimi makro performansı destekleyen önemli bir çarpan niteliğinde; istikrarın bozulması kazanımların kaybına ve uzun süreli bir geri kazanım maliyetine yol açıyor.
Bölgeden şirket merkezlerinin Batı illerine taşınması da bu iklimle ilişkilendirilen somut göstergeler arasında. Odamızın üye profiline dayanarak yaptığımız bir çalışmaya göre, 2012–2015 yılları arasında merkezini Batı illerine taşıyan şirket sayısı yaklaşık 20 civarında. 2015’ten sonra çatışmaların başlamasıyla bu sayı 70–80 bandına çıkmış; 2018’de 70 küsür, 2019’da ise 100’den fazla firma ve 2025 yılının ilk 10 ayında toplamda yaklaşık 90 şirket merkezini Batı illerine taşımış. Yani çatışmalı süreç sermayenin ve kurumsal kapasitenin bölgede birikmesini engelliyor; yatırım iklimini zayıflatıyor ve yerel ekonominin ölçek büyütme imkânlarını sınırlıyor.
Enflasyon göstergeleri bakımından da ekonomik iklimdeki değişim dikkat çekici. 2008–2016 döneminde yüzde 8 seviyelerinde seyreden enflasyon 2018’de yüzde 20 ile başlayan bir trende giriyor ve hızla yükseliyor; 2022 yılında Türkiye’de yüzde 64’lük bir enflasyon görülüyor. Bu makro dalgalanma, hane halkı refahını doğrudan etkiliyor; gelir düzeyi düşük ve tasarruf kapasitesi zayıf bölgelerde geçim baskısı daha da ağırlaşıyor.
Barış ortamının Türkiye’ye katkılarından biri olaraksa güney komşularla ticaretin hızlı gelişmesi öne çıkıyor; ancak her zaman güvenlik politikaları bu ticaretin önünde önemli bir engel oluşturuyor. Suriye ile ticarette, Kürt illerine açılan Nusaybin, Şenyurt ve Ceylanpınar gibi kapılar yaklaşık 13 yıldır kapalı durumda; buna karşılık Karkamış, Yayladağı, Cilvegözü, Zeytindalı, Öncüpınar ve Çobanbey gibi Hatay ve Kilis’e açılan kapılar açık. Irak sınırında ise fiilen yalnızca Habur açık; Şemdinli–Derecik ve Çukurca–Üzümlü hatları kapalı. Bir bakıma güvenlik politikaları ticaret coğrafyasını da ciddi ölçüde şekillendirmiş; bölgenin güney komşularla ekonomik entegrasyon potansiyelinin uzun süre tam olarak kullanılamamasına sebep olmuş durumda.
Bölgede kalkınma için yapılması gereken başlıklara baktığımızda, bugüne kadar uygulanan teşvik ve ekonomi politikalarının sonuç üretmekte yetersiz kaldığını söyleyebiliriz; bu yüzden yoksulluğu azaltacak yeni projeler geliştirmenin ve bölgesel kalkınma politikalarını yeniden belirlemek hayati önemde. Bu yeniden belirleme, kaynak tahsisini artırmanın yanında, yerel kapasiteyi güçlendirecek bir yönetişim ve yatırım çerçevesini kurmayı da içermeli. Bu bağlamda yerel yönetimlerin ve yerelin güçlenmesi; GAP sulama kanalları gibi bölge için hayati öneme sahip projelerin bir an önce tamamlanması; maden ruhsatları konusunda bölgede kriminal hâle getirilen şirketlerin ruhsat süreçlerinin hızlandırılması; beyin ve sermaye göçünün engellenmesi, bölgenin en önemli gücü olarak görülen genç nüfusun ve beşerî sermayenin yerinde kalmasını sağlayacak eğitim destekleriyle güçlenmesi öne çıkan başlıklar arasında. Bölgemiz tarih ve turizm gibi alanlarda kısa sürede gelir yaratabilecek fırsatlar taşıyor. Genç nüfusun bir avantaja dönüşmesi için eğitim, istihdam ve yatırım ortamının birlikte ele alınması gerekiyor. Sulama yatırımlarındaki gecikmenin doğrudan ekonomik zarar ürettiğini şu somut örnekle de vurgulamak isterim: Batman’da 148 kilometrelik bir sulama hattı tamamlanmasına rağmen sulama kanalları tamamlanmadığı için yaklaşık 20 yıldır içinden bir damla su geçmiyor; bu gecikme tarım, istihdam ve yerel gelir üzerinde de ciddi kayıplara yol açıyor.
Sonuç olarak bölgenin sosyoekonomik geri kalmışlığı; tarihsel yönetim tercihleri, güvenlik merkezli politika setlerinin sürekliliği, beyin ve sermaye göçü, yatırım iklimindeki kırılganlık, finansal göstergelerdeki zayıf tasarruf kapasitesi, teşvik mekanizmalarının hedeflenen yönlendirmeyi sağlayamaması ve çatışma ortamının çok boyutlu ekonomik maliyeti gibi unsurların üst üste binmesiyle ortaya çıkıyor. Buna karşılık hem bölgenin kendi iç dinamikleri hem de güney komşularla ekonomik etkileşim potansiyeli, barış ortamının güçlenmesi ve güvenlik merkezli politikaların yerini kalkınma odaklı, yereli güçlendiren ve beşerî sermayeyi içeride tutan bir yaklaşıma bırakması hâlinde, kısa ve orta vadede daha hızlı bir toparlanma ve kalkınma imkânı taşıyor.
/// Not: KSC’nin internet sitesinde yayınlanan analizler, yazarların kendi görüşlerini yansıtmaktadır. Bu görüşler, KSC’nin kurumsal yaklaşımıyla örtüşmek zorunda değildir.
Mehmet Kaya, Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) Başkanıdır. Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi’nin (DİTAM) kurucuları arasında yer alan Kaya, bir dönem kurumun Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini de yürütmüştür. DTSO bünyesinde bölgesel kalkınma, yatırım ortamı, özel sektörün güçlendirilmesi ve istihdam gibi başlıklarda çalışmaktadır.