Sürecin Birinci Yılını Geçerken: Küresel Dönüşüm, Bölgesel Riskler ve Güvenlik / Kadir Temiz
KSC olarak, 2024 yılının Ekim ayında başlayan ve devam eden yeni çözüm sürecinin birinci yılı vesilesiyle, sürecin farklı boyutlarına ilişkin bir grup uzmanın analizlerini yayınlıyoruz. Bu seriyle, sürece dair farklı uzmanların perspektiflerini, sahaya dayalı gözlem ve veriyle birlikte tartışmaya açarak kamuoyunun ve politika yapıcıların ihtiyaç duyduğu nitelikli bilgi zeminine katkı sunmayı amaçlıyoruz. İyi okumalar.
—
Sürecin Birinci Yılını Geçerken: Küresel Dönüşüm, Bölgesel Riskler ve Güvenlik / Kadir Temiz
Uluslararası sistem, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana alışık olduğumuz kurumsal istikrar ve yönetişim kapasitesini büyük ölçüde kaybetmiş durumda. Buna ek olarak Soğuk Savaş sonrası dönemin normatif ve kurumsal mimarisi aşınırken, bu yapının yerine neyin ikame edileceği hâlâ netlik kazanmış değil. Bugün içinde bulunduğumuz tabloyu “yeni düzen” olarak tanımlamaktan ziyade, literatürde sıklıkla karşılaştığımız üzere eski düzenin çözülmesi ile yeni düzenin henüz kurulamaması arasındaki geçiş evresi olarak kavramsallaştırmak daha isabetli görünüyor.
Bu tür geçiş dönemleri, yalnızca küresel güç dengelerinin, ekonomik ilişkilerin ve kurumsal yapılanmanın yeniden düzenlendiği zaman dilimleri değildir. Aynı zamanda güvenliğin, tehdit algılarının ve devletlerin hayatta kalma stratejilerinin de yeniden tanımlandığı dönemlerdir. Büyük güç rekabetinin sertleştiği, orta ölçekli aktörlerin manevra alanlarını genişletmeye çalıştığı ve bölgesel krizlerin küresel rekabetle iç içe geçtiği bir ortamda, güvenlik artık yalnızca askerî kapasiteyle açıklanamaz hâle gelmiştir. Teknoloji, büyük veri, yapay zekâ ve dijitalleşme gibi yeni dönemin köşe taşı değişkenleri ne tam olarak anlaşılmış ne de potansiyel yeni güvenlik tehditleri tanımlanmıştır.
Tam da bu nedenle, Ortadoğu’da yaşanan güncel gelişmeleri yalnızca “çatışma–çatışmasızlık; çözüm-çözümsüzlük; savaş-barış” gibi dikotomik çıkmaz döngüler üzerinden okumak yetersiz kalmaktadır. Türkiye’de PKK ile çatışmanın sönümlenmesi, örgütün feshi ve silahların yakılması, Suriye’de çatışma sonrası yeniden inşa tartışmaları, İsrail’in bölgesel istikrarsızlaştırıcı politikaları ve Türkiye’nin bu tabloda üstlendiği yeni konum, daha geniş bir dönüşümün parçalarıdır.
Bu yazı, söz konusu dönüşümü üç seviyeli bir analiz çerçevesi üzerinden ele almaktadır. Küresel düzeyde düzen geçişi, bölgesel düzeyde devletleşme ve merkezileşme eğilimleri ve iç güvenliğin kalkınma ile yeniden tanımlanması, metnin kavramsal omurgasını oluşturmaktadır. Bu çerçeve, yalnızca teorik bir soyutlama değil; sahada yaşanan gelişmelerle doğrudan örtüşen analitik bir araç olarak ele alınacaktır.
1. Küresel Düzen Değişimi: Büyük Güç Rekabeti ve Orta Ölçekli Aktörler
Bugün küresel siyasetin en belirgin özelliği, belirsizliğin kalıcı hâle gelmiş olmasıdır. ABD–Çin rekabeti, Rusya’nın revizyonist hamleleri ve Avrupa’nın stratejik yönsüzlüğü, uluslararası sistemin merkezinde bir güç boşluğu değil; aksine parçalanmış düzen (fragmented order) üretmektedir. Böylece geçiş dönemlerinin klasik özellikleri yeniden görünür hâle gelmiştir. Büyük güçler doğrudan çatışmadan kaçınırken rekabeti teknoloji, yeni ticaret ağları ve bölgesel alanlara taşımaktadır. Orta ölçekli aktörler, tam bağımlılık yerine özerklik, riskten kaçınma ve dengeleme stratejilerine yönelmektedir. Bu sebeple risk alma kapasitesi düşerken, ihtiyat ve kademeli uyum davranışları öne çıkmaktadır. Ancak aktörlerin bu temkinli tutumu, yukarıda bahsedilen parçalanmış düzenin yarattığı belirsizliği ortadan kaldırmakta yetersiz kalırken, sistemik düzeyde ciddi güvenlik ve çatışma risklerini de barındırmaktadır.
Türkiye gibi askeri, ekonomik ve diplomatik kapasitesi belirli bir eşiğin üzerinde olan aktörler için bu ortam ne tam bir fırsatlar çağı ne de kaçınılmaz bir kriz dönemidir. Asıl mesele, bu belirsizlik ortamında hangi alanlarda riskin azaltılacağı, hangi alanlarda ise inisiyatif alınacağıdır. Dolayısıyla bölgedeki dinamikleri yalnızca büyük güçlerin müdahaleleriyle açıklamak, yerel ve bölgesel dönüşümleri gözden kaçırma riskini beraberinde getirir.
2. Bölgesel Düzen Dönüşümü: Merkezileşme ve Devletleşmeye Doğru Bir Eğilim
Ortadoğu, uzun yıllar boyunca devlet otoritelerinin zayıfladığı, sınırların geçirgenleştiği ve devlet dışı silahlı aktörlerin sistemin asli unsurları hâline geldiği bir bölge olarak anıldı. Ancak son yıllarda bu tablo tersine dönmeye başlamıştır.
Bugün bölgedeki birçok aktör, küresel belirsizlik ortamına iki yönlü bir stratejiyle cevap vermektedir. Birincisi, devlet kapasitesini artırma ve merkezi otoriteyi güçlendirme çabasıdır. Bunu da devlet dışı aktörleri ya sistem içine çekme ya da tasfiye etme yönündeki irade ile sürdürmektedir. İkincisi ise bir ekonomik kalkınma modeli arayışı ile güvenlik-ekonomi arasında varoluşsal bir ilişki kurarak merkezileşen siyasi iradeyi, bireysel ve toplumsal dönüşümle bir arada sürdürmektir. Böylece bu zamana kadarki çatışma çözüm modellerinin kurmakta başarısız kaldığı güvenlik-ekonomi bağlantısını yeni bir model olarak kurgulayarak geri dönüşü imkânsız bir karşılıklı çıkar ve güven ilişkisi kurulmaktadır.
Birinci stratejinin somut göstergesi olarak bahsedilebilecek gelişmeler arasında Irak’ta merkezi hükümetin yeniden güç kazanma arayışı, Suriye’de parçalı yapıdan kontrollü entegrasyona geçiş tartışmaları ve Lübnan ile Yemen’de devlet fikrinin yeniden gündeme gelmesi, devlet dışı aktörlerin silahsızlanma tartışması sayılabilir. Bu gelişmeler, bölgesel sistemde “devletleşme” ve “merkezileşme” kavramlarının yeniden meşruiyet kazandığını göstermektedir.
İkinci strateji ise Ortadoğu’da uzun süreden bu yana başarısız ekonomik kalkınma modellerinin ürettiği siyasal ve toplumsal düzenin, 21. Yüzyılın şahsına münhasır ekonomik dönüşümü içinde olumlu bir seyir içinde ilerleyebileceğine dair bir inancı merkeze almaktadır. Körfez ülkelerinde ‘petrol sonrası’ dönem tartışmalarına hemen her ülkenin çeşitli vizyon önerileri ile alternatif ekonomik çeşitlendirme modelleri arayışında olmaları, Çin’in ekonomik yükselişi ile ortaya çıkan alternatif kaynaklar ve teknolojik dönüşümün sağlayabileceği bağlantısallık projeleri ve bunlarla eş güdümlü ilerleyen yeni bir üretim ve tüketim modeli tartışmaları bölgede canlı bir şekilde tartışılmaktadır.
Türkiye için ise bu dönüşüm, bölgedeki öncelikleri açısından oldukça belirleyici bir öneme sahiptir. Suriye’deki parçalı yapının neden olduğu sorunlar doğrudan Türkiye’nin iç güvenliği, ekonomik kapasitesi ve bölgesel entegrasyon vizyonuyla bağlantılıdır. Aynı öncelikli durum Irak, İran ve Körfez için de geçerlidir. Kısacası bölgede Körfez’den Kızıldeniz’e, Doğu Afrika’dan Doğu Akdeniz jeopolitiğindeki değişime kadar sayılabilecek ciddi bir ekonomi politik yeniden yapılanma süreçleri Türkiye için var oluşsal bir önem taşımaktadır.
3. Yerel Düzenin Dönüşümü: Güvenlik ve Kalkınmanın Melez Dönüşümü
Üçüncü analiz seviyesi, güvenliğin nasıl tanımlandığına ilişkindir. Son yıllarda yalnızca Türkiye’de değil, bölge genelinde de güvenliğin askerî yöntemlerle sınırlı biçimde ele alınmasının sürdürülebilir olmadığı yönünde güçlü bir farkındalık oluşmuştur. Silahlı tehditlerin tamamen ortadan kalkmadığı bir ortamda dahi, bu tehditlerin ekonomik kalkınma, kamu hizmetleri ve yönetişim kapasitesi üzerinden sönümlendirilebileceği anlayışı güçlenmektedir. Güvenlik artık yalnızca sınırları korumakla değil; refah üretmek, entegrasyonu artırmak ve toplumsal beklentileri yönetmekle de ilgilidir.
Irak’ta gerçekleştirilen son seçimlerde Irak Başbakanı Muhammed Şiya Sudani’nin İmar ve Kalkınma koalisyonunun en çok oyu alması her ne kadar milis güçlerin parlamentodaki etkinliklerini artırması ile dengelense de Irak toplumunun güvenlik-kalkınma ilişkisine dair verdiği açık bir mesaj olarak okunabilir. Hakeza Suriye 8 Aralık 2024’ten bugüne kadar geçen süre içinde çok ciddi meydan okumalardan geçmiştir. Suriye’de toplumsal ve siyasi irade, kısa vadede Suriye’nin güvenlik sorunlarını öncelediği yeniden inşa sürecinde kalkınma ve refah odaklı bir strateji ile yaptırımların kaldırılmasını ve uluslararası meşruiyeti önceleyen bir tercihte bulunmuştur. Bu hedef kısmen de olsa başarılmıştır. Ancak kapsamlı bir başarı için sadece yerel düzen değil bölgesel ve uluslararası düzenin de benzer bir çizgide ilerlemesi gerekmektedir.
Türkiye’nin her iki komşusu ile son yıllarda girdiği güvenlik ilişkisi de bu çerçevede dönüşmektedir. Gerek Irak gerekse de Suriye’de iç istikrarsızlık, güvenlik ve kalkınma sorunlarının sürdürülebilir olmaması Türkiye’yi her iki komşusu ile ilişkilerini daha gerçekçi bir model etrafında geliştirmeye zorlamıştır. Bu çerçevede Türkiye’nin PKK ile mücadele stratejisi başta olmak üzere silahlı çatışmanın sona ermesi yönünde ortaya konan “Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge” hedefi, bu dönüşümün en somut örneklerinden biridir. Bu süreç, yalnızca bir güvenlik meselesi değil; aynı zamanda bir kalkınma ve siyasal normalleşme meselesidir.
ABD ve Ortadoğu
ABD’nin Ortadoğu’daki mevcut pozisyonu, sıkça dile getirildiği gibi bir geri çekilmeden ziyade, angajman biçiminin yeniden tanımlanmasına işaret etmektedir. ABD açısından mesele bölgeden tamamen çıkmak değil; artan küresel rekabet koşullarında Ortadoğu’nun stratejik maliyetini sınırlamak ve doğrudan müdahale yerine yükü mümkün olduğunca bölgesel aktörlere devretmektir. ABD’nin öncelikleri arasında Çin ile rekabeti, Hint-Pasifik hattı ve Avrupa güvenliği öne çıkarken, Ortadoğu daha çok yönetilmesi gereken bir risk alanı olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, krizlerin çözümünden ziyade kontrol altında tutulmasını, yüksek maliyetli askerî angajmanlar yerine esnek ve dolaylı dengeleme mekanizmalarının kullanılmasını beraberinde getirmektedir.
Bu çerçevede ABD’nin Türkiye’ye bakışı da belirgin biçimde dönüşmektedir. Türkiye, ABD açısından artık normatif uyum beklentilerinin merkezinde yer alan “sorunsuz bir müttefik” olarak değil; ancak bölgesel denge üretme kapasitesi nedeniyle vazgeçilmesi güç bir aktör olarak konumlanmaktadır. Türkiye’nin Rusya, İran, Körfez ülkeleri ve Avrupa ile eş zamanlı ilişki kurabilen bir ülke olması, ABD’nin Ortadoğu’daki sınırlı angajman stratejisiyle örtüşmektedir. Bu durum, iki ülke arasındaki ilişkilerde klasik ittifak dilinin yerini, karşılıklı tolerans ve işlevsellik temelli daha esnek bir ilişki tarzına bırakmasına yol açmaktadır. İlişkilerin bu yeni biçimi, krizlerin tamamen ortadan kalkmasını değil; ancak yönetilebilir seviyede tutulmasını hedefleyen pragmatik bir denge anlayışını yansıtmaktadır.
Türkiye–Suriye Hattında Silahlı Çatışmanın Sönümlenmesi: Güvenlikten Siyasete, Siyasetten Entegrasyona
Türkiye içinde silahlı çatışmanın sona ermesi ve buna paralel olarak Suriye sahasında entegrasyon yönünde ortaya çıkan eğilim, yalnızca taktik bir güvenlik hamlesi olarak okunmamalıdır. Bu gelişme, Türkiye’nin son otuz yıldır şekillenen güvenlik mimarisindeki bir dönüşüme işaret etmektedir. Zira silahlı çatışma, uzun süre boyunca Türkiye’nin iç siyaseti, dış politikası ve bölgesel angajmanları üzerinde belirleyici bir ağırlık oluşturmuş; bu durum devlet kapasitesinin önemli bir bölümünü güvenlik ekseninde kilitlemiştir.
Bugün gelinen noktada, çatışmanın sönümlenmesiyle birlikte bu kilidin kademeli olarak çözülmeye başladığı görülmektedir. Bu çözülme, yalnızca güvenlik harcamalarının azalması ya da askerî risklerin düşmesi anlamına gelmez. Daha önemlisi, Türkiye’nin siyasal ve ekonomik kapasitesinin güvenlik mimarisi ile yeniden tahkim edilebilir hâle gelmesidir.
İç İstikrarın Yeniden Tanımlanması
Silahlı çatışmanın sona ermesi, iç istikrar kavramının da yeniden düşünülmesini beraberinde getirmektedir. Uzun yıllar boyunca iç istikrar, büyük ölçüde güvenlik tehdidinin bastırılmasıyla özdeşleştirilmişti. Oysa çatışmanın sönümlenmesiyle birlikte istikrar, daha çok siyasal temsil, ekonomik entegrasyon ve toplumsal beklentilerin yönetimiyle ilişkili bir kavrama dönüşmektedir.
Bu durum, Kürt meselesinin güvenlik dışı araçlarla ele alınabilmesi açısından kritik bir eşik oluşturmaktadır. Güvenliğin askerî yöntemlerle sağlandığı bir ortamda siyasal ve sosyal alanın genişlemesi sınırlı kalırken; çatışmanın azalması, farklı politika araçlarının devreye girmesine imkân tanımaktadır. Bu bağlamda mesele, “tehdit ortadan kalktı” şeklinde basit bir iyimserlikten ziyade, tehdidin yönetilme biçiminin değişmesi olarak görülebilir.
Suriye Sahasında Normalleşme ve Öngörülebilirlik
Türkiye–Suriye hattında çatışmanın sönümlenmesi, sınır güvenliğinin daha öngörülebilir bir çerçeveye oturmasını mümkün kılmaktadır. Uzun süredir belirsizlik, geçicilik ve parçalanmış otoriteler üzerinden şekillenen Suriye sahası, Türkiye açısından sürekli bir risk alanı üretmekteydi. Entegrasyon yönünde atılan adımlar ise bu risk alanını kademeli olarak yönetilebilir bir alan hâline getirmektedir.
Bu dönüşüm, geri dönüşler meselesinden ticaret ve lojistik hatlarına kadar geniş bir yelpazede etkisini göstermektedir. Geri dönüşlerin rasyonel bir zemine oturması insani bir mesele olmanın yanı sıra aynı zamanda sosyal uyum, kamu hizmetleri ve ekonomik planlama açısından da belirleyici bir unsurdur. Benzer şekilde sınır ticareti ve bölgesel ulaşım hatlarının yeniden işlerlik kazanması, Türkiye’nin güney koridorlarını Irak, Körfez ve Doğu Akdeniz ile daha bütüncül bir yapıya kavuşturma potansiyeli taşımaktadır.
Suriye’nin görece istikrarlı bir hale gelmesi, Türkiye’nin bölgesel ve küresel aktörlerle yürüttüğü diplomatik süreçleri de doğrudan etkilemektedir. ABD ile güvenlik temelli gerilim alanları daralırken, Rusya ile Ortadoğu merkezli başlıkların tonu değişmekte; Körfez ülkeleri ve Avrupa ile ilişkilerde ise daha fazla iş birliği alanı açılmaktadır. Böylece Türkiye bölgede muhatap olduğu aktörlerle geliştirdiği yeni ilişki biçiminde güvenlik sağlayıcı aktör rolünü güvenliği daha geniş bir yelpazede tanımlayarak ekonomi-güvenlik bağlantısını kurmaya çalışmaktadır.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, Türkiye’nin diplomatik manevra kapasitesinin artmasının, doğrudan askeri güç kullanımından ziyade risklerin azalmasıyla mümkün hâle gelmesidir. Başka bir ifadeyle, Türkiye’nin güçlenmesi yalnızca “daha fazla güç kullanabilme” kapasitesiyle değil; “daha az riskle hareket edebilme” imkânıyla da ilgilidir.
İsrail’in Düzen Bozucu Rolü ve Türkiye’nin Dengeleyici Konumu
Bölgesel denklemde İsrail’in son dönemde izlediği politikalar, istikrarsızlık üreten bir karaktere sahiptir. Bu durum, yalnızca Filistin meselesiyle sınırlı değildir. İsrail–İran hattında artan gerilim, Doğu Akdeniz’deki güvenlik riskleri ve bölgesel enerji hatları üzerindeki baskılar, daha geniş bir kırılganlık alanı yaratmaktadır.
Bu çerçevede Türkiye’nin pozisyonu üç temel boyutta öne çıkmaktadır. İsrail–İran geriliminin tırmandığı bir ortamda Türkiye, hiçbir eksene tam olarak angaje olmayan yapısıyla dengeleyici bir rol üstlenmektedir. Türkiye’nin bu konumu, tarafsızlık değil; özerk dengeleme stratejisinin bir sonucudur. Ankara, bölgesel tansiyonu düşürmeye yönelik adımlarıyla istikrar üretme kapasitesini artırmaktadır.
Türkiye’nin Katar, Mısır, Suudi Arabistan ve Avrupa ile eş zamanlı konuşabilen nadir aktörlerden biri olması, kriz anlarında diplomatik kanal olma potansiyelini güçlendirmektedir. Bu durum, Türkiye’yi yalnızca bir taraf değil; kriz yönetiminde bir aracı aktör hâline getirmektedir.
Bölgesel krizlerin derinleşmesi hâlinde Türkiye’nin rolü yalnızca kriz yönetimiyle sınırlı kalmaz. Gazze sonrası yeniden yapılanma, Doğu Akdeniz güvenliği ve bölgesel enerji akışları gibi başlıklarda Türkiye’nin düzen kurucu kapasitesi daha görünür hâle gelir. Bu kapasite, askeri güçten ziyade istikrar üretme yeteneği üzerinden şekillenmektedir.
Negatif Senaryo: Geçiş Evresinin Kırılması ve Güvenlik Döngüsünün Geri Dönüşü
Mevcut geçiş evresinin olumlu yönde ilerlemesi kadar, bu sürecin başarısızlığa uğraması ihtimali de analitik olarak ciddiyetle ele alınmalıdır. Zira geçiş dönemleri, aynı zamanda kırılganlıkların en yüksek olduğu dönemlerdir. Eğer PKK’nın bütün unsurları ile feshinin tamamlanamadığı, Suriye’de entegrasyonun sekteye uğradığı ve kuzey hattının yeniden parçalı ve silahlı aktörlere açık hâle geldiği bir senaryo ortaya çıkarsa, bu durum çok boyutlu bir stratejik gerileme anlamına gelir.
Böyle bir senaryoda ilk ve en belirgin risk, güvenlik döngüsünün yeniden devreye girmesidir. Türkiye, uzun yıllardır önemli maliyetler ödeyerek kontrol altına aldığı riskleri tekrar yönetmek zorunda kalır. Bu yalnızca askerî ve mali bir yük değildir; aynı zamanda siyasal enerjinin yeniden güvenlik eksenine sıkışması anlamına gelir. Ancak Türkiye’nin terörle mücadeledeki tecrübesi ve öngörülebilir risk alanlarının hızlı tespiti güvenlik öncelikli bir stratejik konumlananın Türkiye’nin en temel avantajlarından biri olduğu da unutulmamalıdır.
Negatif senaryonun ikinci boyutu, Türkiye’nin stratejik gündeminin yeniden iç ve dış terör tehdidi ile sınır güvenliğine dönmesidir. Normal koşullarda ekonomik açılım, bölgesel entegrasyon ve altyapı projelerine yönelmesi beklenen kapasite, yeniden güvenlik başlıklarına odaklanır. Bu durum da sadece Türkiye için değil bölgesel aktörlerin tamamı için yeniden belirsiz bir bölgesel düzen anlamına gelmektedir. Türkiye’nin yakın coğrafyalarındaki istikrarsızlıktan doğan güvenlik sorunlarını yönetim tecrübesi böyle bir senaryoda daha aktif ve yapıcı bir etkiye yol açabilir. Bu noktada mesele, güvenliğin tek belirleyici gündem maddesi hâline gelmesi riskidir. Zira bu durum, Türkiye’nin çok boyutlu dış politika ve kalkınma vizyonunu daraltır.
Negatif senaryonun üçüncü ve belki de en kritik boyutu, bölgesel politikaların yeniden büyük güç rekabetine açık hâle gelmesidir. ABD’nin bölgesel pozisyonu, Rusya’nın Suriye’deki hesapları, İran’ın ağları ve Avrupa’nın güvenlik kaygıları, yeniden aynı denklem içinde kesişir. Bu durumda bölgesel aktörlerin özerk hareket alanı daralır ve aktörler kendi önceliklerinden ziyade başkalarının rekabet gündemleri içinde pozisyon almak zorunda kalabilir. Dolayısıyla bu senaryo, Türkiye için stratejik özerklik kaybı anlamına da gelebilir.
Türkiye’nin Güvenlik Perspektifinde Yapısal Dönüşüm: Askerî Güvenlikten Bütüncül İstikrara
Yukarıda tartışılan gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde, Türkiye’nin güvenlik anlayışında niceliksel değil niteliksel bir dönüşüm yaşandığı görülmektedir. Bu dönüşüm, güvenliğin tamamen askerî araçlardan arındırılması anlamına gelmemektedir. Aksine, askerî kapasitenin hâlâ gerekli ve işlevsel olduğu kabul edilmekte; ancak güvenliğin artık tek başına bu kapasiteyle sürdürülemeyeceği gerçeği öne çıkmaktadır.
Bu bağlamda Türkiye’nin güvenlik perspektifindeki dönüşüm üç temel eksende somutlaşmaktadır.
Birinci eksen, güvenliğin kalkınma ile kurduğu ilişkinin tersine çevrilmesidir. Uzun yıllar boyunca kalkınma, güvenliğin sağlanmasına bağlı bir sonuç olarak ele alınmıştı. Bugün ise kalkınma, bizzat güvenliğin üretildiği bir alan hâline gelmektedir. Ekonomik entegrasyon, altyapı projeleri, ticaret hatları ve istihdam üretimi, güvenliği destekleyen ikincil unsurlar olmaktan çıkarak güvenliğin asli bileşenleri hâline gelmiştir.
Türkiye–Irak–Suriye–Körfez hattında şekillenen ekonomik ve lojistik projeler, bu dönüşümün pratik karşılıklarını oluşturmaktadır. Bu projeler, yalnızca ekonomik değer üretmekle kalmamakta; aynı zamanda çatışma risklerini azaltan, karşılıklı bağımlılık yaratan ve istikrarı teşvik eden bir zemin oluşturmaktadır.
İkinci eksen, güvenliğin bütüncül bir kavram olarak ele alınmasıdır. Enerji güvenliği, gıda güvenliği, tedarik zincirleri, dijital altyapılar ve diplomatik kapasite, artık askerî güvenlik kadar belirleyici unsurlar hâline gelmiştir. Bu durum, güvenliği tek bir kurumun ya da tek bir politika alanının sorumluluğu olmaktan çıkarmaktadır.
Türkiye’nin son dönemde izlediği politika çizgisi, güvenliği askerî, ekonomik ve diplomatik boyutlarıyla birlikte ele alan bir yaklaşıma işaret etmektedir. Bu yaklaşım, krizlere reaktif biçimde cevap vermekten ziyade, krizlerin ortaya çıkmasını engellemeye yönelik önleyici bir istikrar stratejisi üretmektedir.
Üçüncü eksen ise bölgesel entegrasyonun güvenliğin tamamlayıcı değil, kurucu unsuru hâline gelmesidir. Irak ve Suriye merkezli ekonomik hatlar, Körfez ile geliştirilen ticari ilişkiler ve Doğu Akdeniz’deki enerji denklemine yönelik girişimler, Türkiye’nin güvenliği yalnızca sınır savunması üzerinden değil, bölgesel bağlantısallık üzerinden tanımladığını göstermektedir.
Bu yaklaşım, güvenliği sıfır toplamlı bir rekabet alanı olmaktan çıkararak, karşılıklı çıkar üretimi üzerinden sürdürülebilir kılmayı hedeflemektedir. Bölgesel entegrasyon derinleştikçe, güvenlik risklerinin manevra alanı daralmaktadır.
Sonuç: Geçiş Dönemlerinde İstikrar Üretme Kapasitesi ve Türkiye’nin Konumu
Bu yazıda ele alınan üç seviyeli analiz çerçevesi, bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu güvenlik, dış politika ve bölgesel entegrasyon tartışmalarını anlamak açısından güçlü bir okuma imkânı sunmaktadır. Küresel düzeyde düzen geçişinin yarattığı belirsizlik, bölgesel düzeyde devletleşme ve merkezileşme eğilimleriyle karşılanmakta; iç düzeyde ise güvenlik, kalkınma ve yönetişim üzerinden yeniden tanımlanmaktadır.
Türkiye’de silahlı çatışmanın sona ermesi yönünde ortaya çıkan eğilim, Suriye sahasında entegrasyon ve devletleşme arayışlarıyla birleştiğinde, Türkiye’nin yalnızca güvenlik risklerini azaltan değil, aynı zamanda stratejik kapasitesini serbestleştiren bir süreci ifade etmektedir. Bu süreç, Türkiye’nin iç istikrarını güçlendirmekte, bölgesel diplomasi alanını genişletmekte ve Ankara’ya daha özerk bir hareket alanı sunmaktadır.
Buna karşılık negatif senaryonun gerçekleşmesi, Türkiye’yi yeniden yüksek maliyetli bir güvenlik döngüsüne sürükleme riskini barındırmaktadır. Böyle bir durumda yalnızca askerî ve ekonomik maliyetler artmayacak; Türkiye’nin küresel geçiş döneminde elde edebileceği stratejik kazanımlar da önemli ölçüde sınırlandırılacaktır.
İsrail’in bölgesel düzlemde istikrarsızlaştırıcı bir rol oynaması ise Türkiye’nin dengeleyici, arabulucu ve kriz sonrası düzen kurucu kapasitesini daha görünür hâle getirmektedir. Türkiye’nin bu konumu, askeri güç projeksiyonundan ziyade istikrar üretme yeteneği üzerinden şekillenmektedir.
Sonuç olarak Türkiye, içinde bulunduğumuz küresel ve bölgesel geçiş döneminde güvenliği dar anlamda bir askerî mesele olarak değil; kalkınma, entegrasyon ve diplomasiyle iç içe geçmiş çok katmanlı bir süreç olarak ele almaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye’yi yalnızca riskleri yöneten bir aktör değil; bölgesel düzeyde istikrar üretebilen ve düzen kurucu kapasiteye sahip bir aktör konumuna taşımaktadır.
Bugün tartışılan süreçlerin sürdürülmesi, desteklenmesi ve kurumsallaştırılması, Türkiye’nin uzun vadeli güvenliği ve bölgesel rolü açısından stratejik bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
/// Not: KSC’nin internet sitesinde yayınlanan analizler, yazarların kendi görüşlerini yansıtmaktadır. Bu görüşler, KSC’nin kurumsal yaklaşımıyla örtüşmek zorunda değildir.
Kadir Temiz, Çin dış politikası, modern Çin tarihi ve Türkiye-Çin ilişkileri alanlarında uzmanlaşmış bir uluslararası ilişkiler akademisyenidir. İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Temiz, Ortadoğu Araştırmaları Merkezi’nin (ORSAM) başkanıdır. Çin’in Ortadoğu politikası, Kuşak-Yol Girişimi ve Türkiye-Çin ilişkileri hakkında analizleri farklı düşünce kuruluşlarının raporlarında ve çeşitli medya organlarında yer almaktadır.