Özgürlükten Güvenlik Çağına: Küresel Düzen(siz)likte Türkiye ve Kürtler / Serhun Al

KSC olarak, 2024 yılının Ekim ayında başlayan ve devam eden yeni çözüm sürecinin birinci yılı vesilesiyle, sürecin farklı boyutlarına ilişkin bir grup uzmanın analizlerini yayınlıyoruz. Bu seriyle, sürece dair farklı uzmanların perspektiflerini, sahaya dayalı gözlem ve veriyle birlikte tartışmaya açarak kamuoyunun ve politika yapıcıların ihtiyaç duyduğu nitelikli bilgi zeminine katkı sunmayı amaçlıyoruz. İyi okumalar.

Özgürlükten Güvenlik Çağına: Küresel Düzen(siz)likte Türkiye ve Kürtler / Serhun Al

Dünya siyaseti yalnızca güç dengelerinin değil, alışılagelmiş normların, kuralların ve kimliklerin de çözüldüğü bir belirsizlik çağından geçiyor. Bireysel ve toplumsal özgürlüklerin azaldığı, “millî güvenlik” ve silahlanma söylemlerinin çoğaldığı bir dönem yaşanıyor. Soğuk Savaş sonrasında liberal dünya düzeninin vaat ettiği istikrar, demokrasi ve refah anlatısı bugün ciddi bir aşınma içindedir. ABD hegemonyasının zayıflaması, Avrupa Birliği’nin derinleşen normatif ve siyasal krizleri, Çin ve Rusya’nın artan jeopolitik iddiaları, İran-ABD-İsrail arasındaki savaş endişeleri uluslararası sistemi giderek daha parçalı ve öngörülemez hâle getiriyor. Bu tablo, dünyanın iki kutuplu bir yapıya mı yoksa çok merkezli bir güç dağılımına mı evrileceği tartışmalarını canlı tutarken, demokrasilerin küresel ölçekte neden gerilediğine dair güçlü ipuçları da sunuyor. Güvenlik, istikrar ve beka söylemleri hak ve özgürlüklerin önüne geçiyor; otoriter, milliyetçi ve militarist siyaset tarzları giderek normalleşiyor.

Bu küresel atmosfer, devletlerin yalnızca dış politikalarını değil, iç siyasal rejimlerini ve kimlik anlatılarını da dönüştürüyor. 1990’lar ve 2000’lerin başında çokça tartışılan “Liberal Dünya Düzeni” mükemmel olmaktan uzaktı ve bu iddiayı taşıyan devletler (özellikle ABD) tarafından sık sık ihlal ediliyordu; ancak yine de küresel siyaset ve uluslararası düzen açısından normatif ve kural eksenli bir çerçeve sunabiliyordu. Özellikle son on yılda liberal değerler etrafında inşa edilen uluslararası düzenin giderek zayıflamasıyla birlikte, “güçlü devlet”, “sert liderlik” ve “ulusal çıkar” söylemleri yeniden yükselişe geçti. Bu çerçevede bireysel ve toplumsal özgürlükler, insan hakları, azınlık hakları ve demokratik kurumlar aşınmakta; yerini giderek “güvenlikçi” söylem ve pratiklere bırakmaktadır. 20. yüzyılın sonlarına doğru silahsızlanma ve nükleer silahlardan arınma girişimleri ön plana çıkarken, bugün Avrupa Birliği dahil olmak üzere yeni bir ulusal silahlanma, savunma sanayilerini güçlendirme ve nükleer tehdit çağından geçtiğimiz açıktır. Bu bağlamda günümüzde “güvenlik” kavramı artık yalnızca askerî bir mesele olarak değil; siyasal meşruiyetin ve toplumsal rızanın üretildiği temel bir araç olarak işlev görmektedir. Bu nedenle güvenlik, çoğu zaman demokrasinin yerine ikame edilen bir siyasal mantığa dönüşmektedir.

Türkiye bu belirsizlik çağının pasif bir izleyicisi değil elbette. Aksine, küresel dönüşümlerin en sert biçimde hissedildiği ülkelerden biridir. Cumhuriyet’in büyük bölümünde sınırlarını korumaya odaklanan, görece temkinli ve Batı eksenli bir dış politika anlayışı, 2000’li yıllardan itibaren kademeli olarak daha ideolojik, müdahaleci ve askerî bir çizgiye evrildi. Suriye’de kalıcı askerî varlık, Libya’daki doğrudan müdahale, Karabağ savaşındaki askerî destek ve Somali’deki askerî girişimler, Türkiye’nin yalnızca dış politika araçlarının değil, devlet kimliğinin de yeniden tanımlandığını göstermektedir. Bu dönüşümde uluslararası sistemdeki kırılmalar kadar, iktidarın küresel ve bölgesel güç mücadelesinde “Türkiye Yüzyılı” perspektifi de etkili olmaktadır.

Bu yeni dış politika anlayışı, Türkiye’yi bölgesel bir güç olarak konumlandırma iddiası taşısa da beraberinde ciddi riskler ve maliyetler üretmektedir. Askerî kapasitenin genişlemesi ve savunma sanayisindeki ilerlemeler, çoğu zaman siyasal ve diplomatik açılımların yerini almaktadır. Diplomasi giderek askerî güçle desteklenen bir enstrümana dönüşürken, dış politika kararları iç siyasette milliyetçi ve güvenlikçi söylemlerle meşrulaştırılmaktadır.

Ancak bu büyük dönüşümün merkezinde, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana çözülememiş temel bir mesele duruyor: ‘Kürt meselesi’. Türkiye’nin iç barışı, demokratikleşme serüveni ve dış dünyayla kurduğu ilişkiler yaklaşık yüz yıldır çoğunlukla bu mesele etrafında şekilleniyor. Kürtler, Cumhuriyet’in erken dönemlerinden itibaren yalnızca bir toplumsal talep öznesi olarak değil, aynı zamanda Türk dış politikasında sürekli yeniden üretilen bir güvenlik ve beka sorunu olarak konumlandırıldı. Sevr Antlaşması’na dayanan parçalanma travması, sınırların ötesindeki Kürt varlığıyla birleşerek Kürt meselesini Türkiye açısından hem iç hem de dış politikayı belirleyen ontolojik bir meseleye dönüştürdü.

Süreklilik Arz Eden Devlet Aklı: Güvenlik, Kimlik ve Beka

Cumhuriyet’in yüz yıllık tarihine bakıldığında Kürt meselesine yaklaşımda güçlü bir süreklilik göze çarpmaktadır. Devlet aklını şekillendiren “Sevr travması” ve buna eşlik eden beka siyaseti, Kürt taleplerinin büyük ölçüde siyasal ve demokratik talepler olarak değil, devletin varlığına yönelik tehditler olarak algılanmasına yol açmıştır. Bu güvenlikçi paradigma, Kürt meselesini olağan siyasetin dışına iterek sürekli bir istisna hali üretmiştir. Sonuçta Kürt kimliği, dili ve kültürü kamusal alanda tanınması gereken unsurlar olmaktan ziyade, kontrol edilmesi ve bastırılması gereken riskler olarak kodlanmıştır.

Bu yaklaşım, devletin kendi varlığını ve kimliğini tehdit altında hissettiği bir ontolojik güvenlik anlayışıyla da yakından ilişkilidir. Devlet, Kürt meselesini çözüme kavuşturmak yerine, onu sürekli yeniden üreterek kendi varlık anlatısını pekiştirmeyi tercih etmiştir. Bu durum, Kürt meselesini çözülmesi gereken bir sorun olmaktan çıkarıp yönetilmesi gereken kalıcı bir kriz hâline getirmiştir.

Bu paradigma yalnızca iç politikayı değil, Türkiye’nin bölgesel vizyonunu da sınırlamıştır. Kürtlerin Irak, Suriye ve İran’daki varlığı, Türkiye açısından sınırların ötesine taşan kalıcı bir güvenlik kaygısı yaratmıştır. Böylece Kürt meselesi, Türkiye’nin Ortadoğu politikalarının merkezinde yer alan süreklilik arz eden bir tehdit algısına dönüşmüştür. Bu algı, Türkiye’nin komşularıyla kurduğu ilişkilerde işbirliği ve diplomasi yerine çoğu zaman askerî reflekslerin öne çıkmasına neden olmuştur.

Uzun bir perspektiften bakıldığında bu katı paradigmanın kısmen de olsa sarsıldığı istisnai dönem, 2013-2015 yılları arasında yürütülen çözüm süreciydi. İlk kez Kürt meselesi, açık bir şekilde askerî yöntemlerin ötesinde, müzakere ve siyaset yoluyla ele alınmaya çalışılmıştı. Bu süreç, devletin Kürt kimliğini güvenlik tehdidi olmaktan çıkarıp siyasal bir muhatap olarak tanıdığı nadir anlardan biri olmuştur.

Çözüm süreci yalnızca Türkiye içinde görece bir normalleşme yaratmamış; aynı zamanda Türkiye’nin uluslararası alandaki imajını da olumlu yönde etkilemiştir. Avrupa Birliği ile ilişkilerde canlanma, demokratikleşme beklentilerinin artması ve Türkiye’nin yeniden “model ülke” olarak anılmaya başlanması bu dönemin dikkat çekici sonuçları arasındadır. Bu deneyim, Kürt meselesinin demokratik çözümünün Türkiye için bir zayıflık değil, aksine stratejik bir kazanım olabileceğini açık biçimde göstermiştir.

Ancak 2015 sonrasında çözüm sürecinin sona ermesiyle birlikte güvenlikçi paradigma hızla geri döndü. Özellikle Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nden sonra Suriye’nin kuzeyinde ortaya çıkan yeni Kürt özerkliği ihtimali ve Rojava deneyimi, devlet aklında güçlü bir varoluşsal tehdit algısını yeniden üretmiştir. Bu kırılma, Türkiye’yi yalnızca iç politikada değil, dış politikada da daha sert ve maliyetli bir çizgiye sürüklemiştir.

2015 sonrasında Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan derin kırılma, Kürt meselesinin dış politikadaki maliyetini en görünür kılan örneklerden biridir. ABD’nin Suriye’nin kuzeydoğusunda YPG ile kurduğu stratejik ortaklık, Ankara açısından taktik bir anlaşmazlık değil, doğrudan ulusal güvenliği tehdit eden bir gelişme olarak algılanmıştır. Bu algı, Türkiye’nin ABD’ye ve genel olarak Batı ittifakına duyduğu güveni ciddi biçimde sarsmıştır.

Ardından gelen S-400 krizi, Türkiye’nin F-35 programından çıkarılması, Rahip Brunson gerilimi ve CAATSA yaptırımları, Kürt meselesinin çözümsüzlüğünün nasıl zincirleme dış politika krizleri ürettiğini ortaya koymuştur. Bu süreçte Batı kamuoyunda Türkiye’nin NATO üyeliğinin dahi sorgulanmaya başlanması, meselenin ulaştığı boyutu göstermesi açısından çarpıcıdır.

Kürt meselesinin çözümsüzlüğü, yalnızca dış politikada değil, ekonomik ve siyasal alanda da derin etkiler yaratmaktadır. Sürekli güvenlikleştirme, kaynakların askerî ve güvenlik alanlarına yönelmesine neden olurken, sosyal politikalar ve demokratik reformlar geri plana itilmektedir. Bu bağlamda Kürt meselesi, Türkiye’deki ekonomik kırılganlıklarla da yakından ilişkilidir. Siyasal risk algısının yükselmesi, dış politika krizleriyle birleştiğinde ekonomik maliyetler katlanarak artmaktadır. Böylece güvenlikçi paradigma, kendi kendini besleyen bir kısır döngü yaratmaktadır.

2024 Sonrası Yeni Süreç: Kırılgan Normalleşme, Derin Belirsizlik

Küresel belirsizlikler ve düzensizlik çağının Ortadoğu’daki en çarpıcı yansımalarından biri, 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısı sonrasında yaşanan bölgesel sarsıntı olmuştur. Bu süreci, Haziran 2025’te İsrail ile İran arasında yaşanan ve kamuoyunda “12 Gün Savaşı” olarak anılan doğrudan çatışma izlemiştir. Söz konusu gelişmeler, Ortadoğu’da zaten kırılgan olan güç dengelerini daha da istikrarsızlaştırarak yeni bir kaos ve belirsizlik evresini beraberinde getirmiştir. Aynı dönemde Suriye’de Esad rejiminin fiilen sona ermesi, İran’ın bölgesel nüfuzunun ciddi biçimde zayıflamasına ve uzun süredir tartışılan “Şii Hilali” anlatısının çözülmesine yol açmıştır. Bunun yerine, Körfez ülkeleri, ABD ve Türkiye’nin daha yönetilebilir gördükleri Sünni eksenli yeni aktörlere yatırım yaptığı bir geçiş sürecinden söz etmek mümkündür. Bu bağlamda Ahmed el-Şara liderliğindeki yeni yönetimin uluslararası aktörlerden gördüğü destek ve açılan siyasi krediler dikkat çekicidir.

Bu bölgesel yeniden yapılanma süreci, Türkiye’de Ekim 2024 sonrasında yaşanan iç siyasi gelişmelerle doğrudan kesişmiştir. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin kamuoyunda ezberleri bozan çıkışıyla birlikte, Abdullah Öcalan ile Ankara arasında yeni bir diyalog kanalının açıldığı görülmüştür. Bu yeni süreç, Temmuz 2025’te PKK’nin silah bırakması ve kendini feshettiğini açıklamasına kadar ilerlemiştir. Ancak bu gelişme, 2013-2015 çözüm süreciyle karşılaştırıldığında Kürt toplumunda benzer ölçekte bir heyecan ve umut dalgası üretmemiştir. Aksine yaygın tutum, “temkinli iyimserlik” olmuştur. Bunun temel nedeni, sürecin merkezinde yer alan Rojava’nın geleceğine ilişkin belirsizliklerdir.

Yeni sürecin en kritik düğüm noktası, Rojava’nın statüsü ve Ankara’nın destek verdiği Şara yönetiminin Kürtlere yönelik tutumunun ne olacağı sorusudur. Bu çerçevede SDG lideri Mazlum Abdi ile Şara yönetimi arasında 10 Mart 2025’te imzalanan anlaşmanın hayata geçirilememesi ve sürecin sürüncemede kalması, Kürtler açısından endişeleri daha da derinleştirmiştir. Anlaşmanın askıda kalması, yalnızca askerî ve idarî bir belirsizlik yaratmakla kalmamış; aynı zamanda Kürtlerin yeni bölgesel düzende özne olarak tanınıp tanınmayacağına dair ciddi soru işaretlerini de beraberinde getirmiştir.

Nitekim 6 Ocak 2026’da Halep’te başlayan çatışmaların ardından Kürtlere yönelik saldırıların artması, yaşanan diplomatik ve askerî kayıplarla birleşerek Kürt toplumunda belirgin bir hayal kırıklığı ve duygusal kopuş yarattığı aşikardır. Bu gelişmeler, küresel belirsizlikler çağında Kürtlerin giderek artan bir uluslararası yalnızlaşma ve güvenlik sorunu ile karşı karşıya kaldığını da göstermiştir. Ancak tüm bu olumsuz tabloya rağmen gerek Ortadoğu’da gerekse Avrupa’da Kürtlerin parti ve fraksiyon sınırlarını aşan birlik ve dayanışma pratikleri dikkat çekici biçimde güçlendirdi. Bu “siyaset üstü” birlik arayışı, Kürtlerin yalnızca edilgen bir güvenlik nesnesi değil, bölgesel siyasetin aktif bir öznesi olma iddiasını pekiştirmiştir.

Bu durum, bölge devletleri açısından da önemli bir gerçeği yeniden görünür kıldı: Kürt meselesinin salt askerî yöntemlerle bastırılmaya çalışılması, orta ve uzun vadede çok daha büyük siyasal ve toplumsal riskler üretmektedir. Özellikle Türkiye açısından, bölgesel düzeyde Kürtlerin onurunu ve statüsünü zedeleyebilecek gelişmelerin iç politikada yeni kırılganlıklar yaratma potansiyeli giderek daha açık hâle gelmiştir. Bu nedenle 2024 sonrası süreç, her ne kadar kırılgan ve belirsizliklerle dolu olsa da, Kürt meselesinin güvenlikçi reflekslerle yönetilmesinin ciddi risklerini bir kez daha gözler önüne seren kritik bir eşik niteliği taşımaktadır. Bu bağlamda Kürtlerin özgürlükleri kadar fizikî ve insanî güvenlikleri de hem Kürt siyasal aktörlerinin hem de bölge devletlerinin sorumluluğu altındadır. Kazan-kazan stratejileri de bu çerçevede ortaya çıkmalıdır.

Sonuç: Çözümsüzlüğün Bedeli, Çözümün İmkânı

Tüm bu tablo, Kürt meselesinin çözümsüzlüğünün Türkiye için giderek artan bir maliyet ürettiğini açık biçimde ortaya koymaktadır. Düzensiz, kuralsız ve çok kutuplu bir uluslararası sistemde bu çözümsüzlük, Türkiye’yi içeride demokratik gerilemeye, dışarıda ise daha maliyetli pratiklere itmektedir. Oysa hem Kürtlerin hem de Türkiye’nin açık biçimde kazan-kazan stratejilerine ihtiyacı vardır. Hem içeride hem de dışarıda Kürt meselesinin demokratik çözümü, Türkiye için bir zayıflık değil; aksine, küresel belirsizlikler çağında güçlü, meşru ve öngörülebilir bir aktör olmanın en önemli anahtarlarından biri olarak ortada durmaktadır.

/// Not: KSC’nin internet sitesinde yayınlanan analizler, yazarların kendi görüşlerini yansıtmaktadır. Bu görüşler, KSC’nin kurumsal yaklaşımıyla örtüşmek zorunda değildir. 

Serhun Al, Serhun Al, milliyetçilik, kimlik, Kürt siyaseti ve Ortadoğu politikaları alanlarında uzmanlaşmış bir siyaset bilimi akademisyenidir. İzmir Ekonomi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapan Doç. Dr. Al, Türkiye’nin dış politikası, devlet kimliğinin dönüşümü ve Kürt meselesinin bölgesel dinamikleri üzerine çalışmalar yürütmektedir. Bölgesel krizler, ontolojik güvenlik ve demokratik çözüm arayışlarına odaklanan değerlendirmeleri çok sayıda akademik ve akademik olmayan mecralarda yer almaktadır.