Türkiye’de Yeni Barış Sürecinin Irak ve IKBY Yüzü: Roller ve Senaryolar / Mehmet Alaca

KSC olarak, 2024 yılının Ekim ayında başlayan ve devam eden yeni çözüm sürecinin birinci yılı vesilesiyle, sürecin farklı boyutlarına ilişkin bir grup uzmanın analizlerini yayınlıyoruz. Bu seriyle, sürece dair farklı uzmanların perspektiflerini, sahaya dayalı gözlem ve veriyle birlikte tartışmaya açarak kamuoyunun ve politika yapıcıların ihtiyaç duyduğu nitelikli bilgi zeminine katkı sunmayı amaçlıyoruz. İyi okumalar.

Türkiye’de Yeni Barış Sürecinin Irak ve IKBY Yüzü: Roller ve Senaryolar / Mehmet Alaca

Türkiye’de PKK’nın silah bırakma ve feshinin yanı sıra demokratik düzenlemeleri içeren, “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırılan yeni barış süreci başından itibaren ülke içi siyasetin veya güvenlik bürokrasisinin sınırlarını aşan etkiye sahip. Süreç sadece Ankara’nın güvenlik doktrinini değil, Ortadoğu’daki Kürt siyasal alanının tamamını etkileyen yapısal bir dönüşümü de tetikliyor. Barış süreci, Ankara’nın Kürt aktörlerle ilişkilerini etkilediği gibi bu aktörlerin kendi aralarındaki uzun süreli rekabet, çatışma ve iş birliği dinamiklerini de farklı derecelerde yeni bir forma sokuyor. Ankara’nın bölgesel Kürt jeopolitiği ile ilişkilerinin yeniden tanımlandığı bu tablo, Kürt siyasetini artık çok merkezli, rekabet içeren ve karşılıklı bağımlılıklar ihtiva eden bir eksene itiyor.

PKK’nın ana konuşlanma ve lojistik alanlarının Irak’ın kuzeyinde yer alması, Türkiye’nin Irak topraklarındaki askeri varlığı nedeniyle Bağdat hükümetinin egemenlik iddiaları, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (IKBY) hem Türkiye’ye ekonomik ve siyasi bağımlılığı hem de kendi iç siyasi fragmantasyonu, süreci kaçınılmaz biçimde Irak ve IKBY denklemine daha fazla oturtuyor. Bu nedenle Ankara’da konuya ilişkin atılan her adım Bağdat ve özellikle Erbil’de farklı anlamlar üretiyor. Dolayısıyla sürecin başarısı veya akameti Ankara ve bölgesel Kürt jeopolitiğinde olduğu kadar Irak ve IKBY açısından da çok katmanlı sonuçlar üretecek.

Sürecin 2025’ine Bağdat’ın bakışı

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Ekim 2024’te yaptığı “Öcalan TBMM’de konuşsun” çıkışıyla birlikte uzun yıllara sâri meselenin çözüleceği konusunda Türkiye Kürtlerinde ortaya çıkan itidalli umut Irak’taki Kürtlere de yayıldı. Bahçeli’nin Öcalan açıklaması ile Öcalan’ın PKK’ya silah bırakma çağrısı yaptığı Şubat 2025 açıklaması arasındaki zamanda itidalin, iyimser bir mecraya kanalize olduğunu Erbil’de hem toplumsal bağlamda hem de siyasi figürler düzeyinde gözleme fırsatı buldum. Güvenlik odaklı başlayan süreçte PKK’nın silahsızlanma-fesih kararları ve TBMM’de kurulan komisyon sürece yönelik inancı pekiştirdi. Ancak Türkiye’de olduğu gibi bölgede de sürecin tersine dönebileceği konusunda endişeler saklı tutuluyor.

Süreç, Irak ve IKBY açısından kritik siyasal ve jeopolitik gerilimin zirvede olduğu bir ana tekabül etti. Sürece start verilen Ekim 2024, hem IKBY ile Bağdat hükümeti arasındaki siyasi ve ekonomik gerilimin en yoğun yaşandığı hem de Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) ile Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) arasındaki kavganın sertleştiği bir dönemde seçime gidilen bir tarih oldu. Bugün itibariyle IKBY’de seçimlerin üzerinden 15 ay geçmesine rağmen halen hükümet kurulamadı. Irak ise İran-İsrail geriliminin yeni raundunun beklendiği bir eşikte Kasım 2025’te parlamento seçimlerine gitti. Geçmiş tecrübeler dikkate alındığında hükümet kurma süreçleri en az yedi ay süren Bağdat’ta hükümet müzakereleri ağır aksak ilerliyor. Yani sürecin bu kadar merkezindeki iki başkentin de asıl öncelikleri şu an hükümetlerini kurmak.

Irak ve IKBY’nin sürece dair olumlu açıklamaları farklı nüanslarla destek olarak okunurken, Bağdat ve Erbil’in sürece yaklaşımının sadece genel bir destek olmadığı, “kolaylaştırıcı” ve “arabulucu” rollerinin de bulunduğu, esasında sürecin kendisi ve olası sonuçları üzerinden muhtemel kazançları da olabileceği unutulmamalı.

Irak, PKK’yı uzun süre Ankara ve Erbil’in sorunu olarak kodlayarak görmezden gelse de son yıllarda PKK karşıtlığı konusunda Türkiye ile önemli ölçüde anlayış birliğine vardı ve hatta PKK’nın kendi açısından da sorun olduğu gerekçesiyle örgütü yasaklı listesine aldı. Ancak her ne kadar PKK’nın silah bırakma sürecinde Ankara-Bağdat-Erbil arasında dirsek teması kurulduğu ve istihbarat paylaşımı yapıldığı belirtilse de buna ilişkin detay paylaşılmıyor.

Bağdat yönetiminin sürece yaklaşımı, Ankara’ya yönelik üç temel motivasyon etrafında şekilleniyor: Irak topraklarının bölgesel çatışmaların kalıcı sahnesi olmaması yönündeki egemenlik vurgusu, Tahran’a yakın silahlı yapıların güçlü olduğu bir iç dengede Ankara ile ilişkileri tamamen karşıtlık eksenine taşımadan yönetme ihtiyacı ve Türkiye ile ticaret, transit ve enerji başlıklarında sürdürülebilir bir ilişki kurma zorunluluğu. Bu çerçevede Bağdat’ın son dönemde attığı PKK karşıtı adımlar, Ankara’ya doğrudan bir “destekten” ziyade bu sorunun çözümünde kontrollü kolaylaştırıcılık olarak okunabilir. PKK’nın “yasaklı örgüt” ilan edilmesi, Ankara açısından sembolik olarak önemli bir eşik olsa da Bağdat açısından bu karar, sahada tam ve kesintisiz uygulanacak bir güvenlik hamlesinden ziyade, Türkiye ile yürütülen pazarlıklarda kullanılan bir siyasi enstrüman niteliği taşıyor. Son bir yıl içinde Iraklı yetkililer PKK’nın silahsızlanması yönündeki açıklamalarını olumlu bir gelişme olarak karşılarken, Türkiye-PKK hattında diyaloğu destekleyen söylemler kullanıyor. Ancak Irak Başbakanı Muhammed Şiya Sudani sürece açık desteğini sunarken, hükümetin bazı kanatları ve İran yanlısı gruplar Türkiye’nin Irak topraklarında kalması için gerekçesinin kalmadığını her fırsatta vurguluyor. Özellikle Irak ve Suriye’ye asker gönderme tezkeresinin süresinin 30 Ekim 2025 tarihinden itibaren 3 yıl daha uzatılması Bağdat’ta ciddi tepkilere neden oldu. Bu anlamda, Irak sürecin işleyişi konusunda halen egemenlik söylemi ile pragmatik kolaylaştırıcılık arasında git gel yaşıyor.

Sürecin 2025’ine IKBY’nin bakışı

IKBY’de bütün siyasi yelpaze sürece açık desteğini her fırsatta açıklıyor ve gelişmeleri yakından izliyor. KDP ve Barzani ailesinin tıpkı 2015’te biten çözüm sürecinde olduğu gibi ‘arabulucu’ rol üstlendiği de gözlemleniyor. Ancak Erbil’in sürece yaklaşımı, Bağdat’tan farklı olarak Türkiye’ye yönelik daha fazla ekonomik-siyasi bağımlılık, IKBY içinde siyasi kırılganlıklar ve PKK’yı farklı oranlarda tehdit olarak kabul etmesinden de etkileniyor. IKBY yetkililerinin sürecin sabote edilmemesi gerektiğine dair açıklamaları, esasen PKK’sız bir bölgenin kendi lehlerine olacağı inancından da kaynaklanıyor.

Erbil, Ankara ve PKK arasındaki süreçte “kolaylaştırıcı ve arabulucu” rol üstlenirken, aynı zamanda IKBY’de KDP-KYB arasındaki sert rekabet ve PKK konusuna bakışta ayrışma, KDP’nin PKK’nın bölgeden çekilmesine yönelik genel talebi ve yakın geçmişte yaşanan çatışmalar Irak Kürtlerini de sürecin dolaylı olarak bir parçası yapıyor. Bu noktada KDP, kolaylaştırıcı ve arabulucu olmanın da ötesine geçerek sürecin başarısı için PKK’ya karşı çatışmacı politikasını dizginleyerek ılımlı bir siyaset izleyen aktör olarak öne çıkıyor. Buna rağmen, IKBY’nin rolü sahada karar verici düzeyde olmasa bile süreçle birlikte Ankara ve Kürt aktörler nezdinde ağırlığının arttığı görülüyor.

Öte yandan, tarihsel olarak PKK’ya daha yakın duran Süleymaniye merkezli KYB’nin son dönemde Ankara ile doğrudan temaslarını artırması dikkat çekici. PKK’nın silah yakma seremonisinde KYB güvenlik güçlerinin sahada kolaylaştırıcı olması ve töreni Anadolu Ajansı (AA), örgüt medyası dışında Bafel Talabani’nin Channel 8’inin takip etmesi Ankara-Süleymaniye hattının süreçle birlikte temaslarının ilk görüntülerinden biri oldu. Türkiye, bölgedeki PKK nüfuzu gerekçesiyle iki yılı aşkın süredir kapalı tuttuğu Süleymaniye hava sahasını açarak KYB’ye zeytin dalı uzattı. Bu yakınlaşma, Süleymaniye hattının yalnızca İran merkezli bir dış politika izlemek zorunda olmadığını gösteriyor. KYB açısından Ankara ile kurulan ilişki, hem PKK ile arasına mesafe koymanın hem de uluslararası meşruiyet alanını genişletmenin bir aracı haline gelirken, esasında Süleymaniye yeni barış sürecinin dolaylı olarak olumlu yansıdığı alanlardan biri olarak gözüküyor. Özellikle İran’ın hem tarihi olarak hem de coğrafi yakınlık nedeniyle KYB’nin üzerindeki etkisinin devam ettiği, İran yanlısı güçlerin Bağdat hükümetindeki etkinliği ve Bafel Talabani’nin söz konusu aktörlerle güçlü ilişkileri dikkate alındığında Tahran-Süleymaniye-Ankara üçgeninde zor bir bağlam ortaya çıkıyor. İran’ın bölgesel etkisinin daralma trendinin henüz Irak’ta makes bulmamış olması Ankara-Süleymaniye hattında beklenen yakınlaşmanın her zaman tesire açık olduğunu not etmek gerekiyor. KYB’ye kıyasla geleneksel olarak Türkiye’ye yakın olan KDP’nin, Ankara ile ortak olan “PKK tehdidi” algısının azalması ihtimali ise Erbil-Ankara ilişkilerindeki güvenlik ekseni yoğunluğunu farklı alanlara kanalize ederek ikili arasındaki stratejik ortaklık zeminini güçlendirebilir.

Dolayısıyla, Irak’taki Kürt siyasi aktörler açısından süreç, yalnızca Türkiye ile PKK arasındaki bir güvenlik dosyası değil; aynı zamanda Kürt siyaseti içindeki güç dengelerini etkileyen bir başlık. Süreçle birlikte Ankara’nın hangi Kürt aktörleri birincil muhatabı alacağı, kimin siyasi temsil alanının genişleyeceği gibi sorular, partiler arası rekabetin ulusal çıkarları aşabildiği Irak Kürt sahasında sürece yönelik tutumları doğrudan etkiliyor. Bu nedenle Iraklı Kürt aktörlerin bir kısmı süreci temkinli bir iyimserlikle izlerken, bir kısmı da olası sonuçlara göre pozisyon almaya çalışıyor. Bu tablo, IKBY’nin neden yekpare bir kolaylaştırıcı aktör olarak hareket edemeyeceğini de açıklıyor. Ancak süreçle birlikte Irak, Suriye ve Türkiye’de Kürtlerin -hem aktörler bazında hem genel anlamda- muhtemel ortak kazanımlarına yönelik beklenti, KDP ile KYB’yi sürece destekte birleştiriyor.

Sürecin Kürt aktörler arası ilişkilere etkisi

Sürecin nihayete ermemesine rağmen gidişatı dahi bölünme, rekabet, çatışma ve iş birliği gibi farklı boyutlar taşıyan Kürt aktörler arası ilişkileri etkilemeye ve dikkate değer oranda normalleştirmeye başladığı görülüyor. Geleneksel olarak rekabetin öne çıktığı KDP ile KYB arasında gergin hatların süreçle kısmen olumlu etkilendiği, PKK ile KDP arasında uzun süredir devam eden çatışmanın yerini görüşmelerin aldığı dikkati çekiyor. Nitekim bir yıl içerisinde KDP liderleri, Neçirvan ve Mesud Barzani, SDG lideri Mazlum Abdi ile en az üç kere bir araya geldi. Bu görüşmeler, yalnızca Kürtler arası bir diyalog arayışı değil; aynı zamanda Ankara-PKK müzakere sürecinin Suriye ve Irak’taki Kürtlere yansıyan dolaylı bir sonucu olarak okunmalı. KDP’nin süreçle birlikte açılan ve genişleyen diyalog alanı ve Ankara’nın onayıyla gerçekleştirdiği tahmin edilen Abdi ile teması, SDG’nin ideolojik sertliğini dengelemeye, KYB’nin PKK uzantısı Kürtler üzerindeki tekelini kırmaya, Suriye Kürtlerini bölgesel sisteme daha entegre bir aktöre dönüştürmeye ve süreç kapsamında SDG-Ankara görüşmelerine arabulucu olarak yardımcı olabilir. Bu durum, Suriye Kürtlerinin geleceğinin yalnızca Şam ile müzakereler ve ABD güvenlik şemsiyesine bağlı olarak değil, aynı zamanda devam eden barış sürecinin bir sonucu olarak KDP gibi Kürt aktörlerle kurulan ilişkilerle de yürütüldüğü tahminini akıllara getiriyor.
Süreç, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt siyasi denklemini doğrudan etkiledi. Uzun süredir tıkanıklık yaşayan PYD-ENKS görüşmeleri, bu sürecin ilk aşamasında yeniden hareketlendi. Özellikle Türkiye merkezli güvenlik baskısının azalabileceği beklentisi, tarafları masaya daha pragmatik bir zeminde oturttu. Ancak iki Kürt aktör arasındaki sorunların kökeni derin olduğunu hatırlamakta fayda var. PYD siyasal alanı domine ettikçe ENKS bünyesindeki siyasi aktörlere yaşam alanı bırakmadığı gibi Rudaw gibi yayın kuruluşlarının dahi hareket alanını kapattı. PYD’nin fiili yönetim gücünü paylaşmaya isteksiz yapısı, ENKS’nin ise KDP çizgisine yakınlığı ve askeri-idari alanlardan dışlanması, önceki tüm uzlaşı girişimlerini akim kıldı. Bu noktada Mesud Barzani ile Mazlum Abdi arasında gerçekleşen temaslar belirleyici oldu. Barzani’nin, ENKS’nin siyasi varlığının tanınması ve Kürt içi meşruiyetin güçlendirilmesi yönündeki telkinleri, Abdi’yi sınırlı da olsa esnekliğe zorladı. Bu görüşmeler, PYD’nin uluslararası meşruiyet arayışıyla da örtüşen geçici bir yakınlaşma yarattığını not etmek gerekiyor. Öyle ki, Mazlum Abdi’nin Aralık 2025’te Duhok’ta Mesud Barzani ile yaptığı görüşmede, ENKS adına masada İbrahim Biro yer aldı. Bu görüşmede PYD-ENKS diyaloğunun yeniden canlandırılması ve Kürt içi siyasi meşruiyetin güçlendirilmesi ele alındı. Ancak iki aktör arasındaki ilişki biçimi sürecin gidişatıyla paralel olduğundan olumlu olumsuz her gelişmeden direkt etkileniyor. Bu açıdan ENKS, PYD’nin kontrolündeki yönetim yapısında gerçek bir siyasi ortak olarak tanınmadığı sürece ilişki stabil bir zemine geçemeyecek gibi görünüyor. Söz konusu ortaklık KDP-PYD yakınlaşmasını pekiştireceği gibi Barzani ekolünün Suriye’de alan kazanacak olması nedeniyle Ankara’nın da endişelerini hafifleten bir tablo doğurur.

Ankara-PKK görüşmeleri, Kürt aktörler için ideolojik sloganların ötesinde yeni bir zorunlu gerçekçilik yaratıyor. Türkiye’nin Kürt jeopolitiğini şekillendirmeye aday yeni barış süreci, PKK uzantılı ve eğilimli Kürt aktörlerin de Ankara ile ilişkilerini mutlak karşıtlık temasından çıkartıp temas, müzakere masası ve olası ortak çıkarlar dengesine itebilir. Öyle ki, Mazlum Abdi’nin KDP ile yakınlaşması, KYB’nin Ankara ile temaslarını artırması ve IKBY’de siyasetin süreçten belirli ölçüde etkileniyor olması, Kürt siyasetinde çatışma odaklı ilişkilerden süreçle birlikte normalleşmeye yönelik bir evrenin sinyallerini veriyor. Bu yeni evre, Kürt aktörlerin yalnızca Ankara ile değil, birbirleriyle olan ilişkilerini de yeniden tanımlamak zorunda kaldıkları bir dönemin habercisi. Görünen o ki, önümüzdeki yıllarda Kürt jeopolitiğinin ana belirleyicisi ideolojik saflaşmalar değil, bu normalleşmenin nasıl ve kimler tarafından yönetileceği olacak. Ancak Kürt jeopolitiğinde parti, lider ve aşiret temelli tarihi ayrım ve rekabet alanlarının varlığı, Kürt jeopolitiğinin yeni barış sürecinde yakaladığı normalleşme evresinin sınanmayacağı anlamına gelmiyor.

Irak ve IKBY için sürecin imkanları ve riskleri

Ankara ile PKK arasındaki süreç, yavaş ilerlediği yönünde eleştiriler alsa da inkıtaa uğramayacağına dair kanaat güçlü. Ancak her barış sürecinde olduğu gibi başarılı veya başarısız sonuçta muhataplarına imkanlar ve riskler doğması kaçınılmaz.

Sürecin başarılı sonuçlanması, Bağdat açısından öncelikle egemenlik söylemini güçlendiren bir sonuç üretecek. PKK’nın Irak’ın kuzeyindeki silahlı varlığının sınırlanması veya kademeli olarak geri çekilmesi, Bağdat hükümetine uzun süredir tartışmalı olan “Irak toprakları üzerindeki kontrol” iddiasını daha güçlü savunma imkânı tanıyacak. Bu durum, Bağdat’ın hem iç kamuoyuna hem de bölgesel aktörlere “Irak, komşu ülkelerin güvenlik sorunlarının sahası değildir” mesajını verme kapasitesini artıracak.

Aynı zamanda sürecin başarısı, Türkiye-Irak ilişkilerinde güvenlik başlığının daha kurumsal bir zemine taşınmasına alan açabilir. Sınır güvenliği, ortak mekanizmalar ve istihbarat paylaşımı gibi başlıklar, kriz yönetimi mantığından çıkıp daha öngörülebilir bir çerçeveye oturacak. Bu da Bağdat’ın Ankara ile ilişkilerinde güvenlik meselesine harcanan çaba, enerji, ticaret ve ulaştırma gibi alanlarına kanalize olacak. Özellikle Kalkınma Yolu gibi devasa boyuttaki bir projenin devam ettiği dikkate alındığında taraflar arasındaki ayrışmaların azalması önem arz ediyor. Bir diğer olumlu etki ise Bağdat’ın bölgesel rol algısında ortaya çıkacak. Sürecin başarısı, Irak’ın “kolaylaştırıcı aktör” olarak anılmasını mümkün kılacak. Bu, Irak diplomasisinin son yıllarda aradığı “dengeleyici bölgesel aktör” imajıyla da örtüşüyor.

Tabii sürecin başarısı, her zaman kontrol edilebilir sonuçlar da üretmeyebilir. Irak açısından en önemli risklerden biri, PKK’nın geri çekilmesi veya silahlı varlığını azaltmasıyla sahada oluşabilecek güç boşlukları. Bu nedenle, TSK’nın PKK’dan aldığı yerlere Peşmergenin geçtiği dikkate alındığında, böylesi bir durumda KDP ile KYB’nin boşluğu doldurarak kendi egemenlik alanlarını pekiştireceği değerlendirilebilir. PKK’nın Irak’tan tamamen çekildiği başarılı bir süreç tablosunda, Türkiye’nin Irak’taki askeri varlığının kalıcı hale gelmesi ise TSK’nın varlığına karşı çıkan İran’a yakın Iraklı milis ve siyasilerin tepkilerinin artırabilir. Bu durum, Bağdat’ın beklediği egemenlik kazanımını sınırlayabilir ve süreci Irak açısından siyasi olarak maliyetli hale getirebilir. Öte yandan, ABD ve koalisyon güçlerinin ülkeden çekilmeyi ele aldığı bir dönemde, Türkiye’nin halihazırda önemli oranda KDP’nin etki alanındaki üsleri ve askeri varlığını Erbil’in de onayıyla İran’ın baskı ve nüfuzuna karşı bir denge olmak amacıyla sürdürme ihtimali söz konusu olabilir. Ancak Irak’ta İran destekli güçler açısından ABD’nin askeri varlığı devam ettikçe Türk askerinin öncelikli konu olmayacağı tahmin edilse de bu durumun Ankara-Bağdat ilişkilerinde Tahran’ın kaşıyacağı gerilim alanlarından biri olacağı kaçınılmaz.

Sürecin başarıyla sonuçlanması IKBY için ise öncelikle istikrar ve öngörülebilirlik anlamına geliyor. PKK varlığının sona ermesi, IKBY’nin uzun süredir karşı karşıya kaldığı çatışmalardan etkilenme durumunu hafifletecek. KDP, PKK’nın IKBY’deki varlığını tehdit ve egemenliğinin ihlali olarak görürken, örgütün IKBY’de sivil ve güvenlik güçlerini hedef aldığını belirtiyor. KDP’nin PKK’ya karşı askeri iş birliğine rağmen IKBY’li yetkililer çatışmaların olumsuz etkilerine de vurgu yapıyor. PKK’nin çekileceği IKBY’deki alanların KDP ve KYB peşmergeleri tarafından doldurulması beklenirken, buralara sivillerin geri dönmesi ise IKBY’nin iç egemenliğini güçlendiren bir sonuç üretebilir. Dolayısıyla IKBY, PKK kontrolündeki topraklar üzerinde tam egemenlik şansı yakalayacak. Halihazırda PKK’nın bulunduğu köylere sakinlerinin yeniden erişimi, IKBY içinde özellikle örgüte karşı net çizgisiyle bilinen KDP için kamuoyunda desteği daha da arttıracak.

Ekonomik açıdan bakıldığında, istikrarın artması IKBY’nin Türkiye ile ticari ilişkilerini daha sürdürülebilir hale getirir. Sınır kapıları, lojistik hatlar ve enerji akışları üzerindeki belirsizlik azalabilir. Bu durum, Erbil yönetimine hem iç kamuoyunda hem de uluslararası yatırımcılar nezdinde sınırlı da olsa bir rahatlama alanı açabilir. Siyasi düzlemde ise IKBY, sürecin başarısı halinde kendisini “çatışmayı değil çözümü önceleyen Kürt aktör” olarak konumlandırma fırsatı bulabilir. Bu, özellikle Erbil’in uluslararası aktörlerle ilişkilerinde sembolik değer taşıyor. Bunun dışında İran’ın saldırganlığına karşı koymak için IKBY’de sınırlı bir askeri varlık olasılığı bulunan Türkiye’nin, IKBY’nin Irak’ta daha fazla özerklik arayışına daha az tepki vermesini de beraberinde gelebilir. Ayrıca, KDP’nin Türkiye’deki Kürt destekçilerine daha kolay ulaşması, Barzani’nin Öcalan’la rekabetinde elini güçlendiriyor. Öcalan bağlantılı gruplara dengelemek için Suriye’de KDP’ye yönelik daha fazla ve sürekli Türk desteği de dikkat çeken sonuçlar arasında girebilir.

Sürecin akamete uğraması halinde ise tüm tarafların etkileneceği bir tablo ortaya çıkacak. Irak son dönemde Türkiye’nin PKK’ya karşı operasyonları ile gündeme gelen egemenlik tartışmaları ve Kalkınma Yolu projesi nedeniyle PKK meselesinin bitmesi gerektiğini savunuyor. Başarısızlık, Irak açısından öncelikle güvenlik risklerinin yeniden tırmanması anlamına geliyor. Türkiye’nin sınır ötesi askeri faaliyetlerinin artması, Bağdat-Ankara hattında egemenlik tartışmalarını sertleştirecek. Bağdat yönetimi İran yanlısı güçlerce hem sahada kontrol sağlayamamakla hem de diplomatik düzlemde etkisiz kalmakla eleştirilerin odağı haline gelebilir. Bu senaryoda Bağdat’ın kolaylaştırıcılık iddiası hızla aşınacağı gibi İran etkisiyle birlikte Irak’ın Türkiye’ye karşı egemenlik ihlali tartışmasını öne çıkarması kaçınılmaz hale gelir. Bu bağlamda, silahsızlanma sürecinde halen gelinemeyen konular Mahmur Kampının geleceği ve Sincar meselesi de taraflar arasındaki en gerilimli konular olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor.

Sürecin başarısızlığı, Irak’a kıyasla IKBY için en ağır senaryo. Askeri gerilimin artması, IKBY topraklarının yeniden yoğun biçimde çatışma alanına dönüşme riskini doğurabilir. Böyle bir senaryoda Erbil yönetimi hem Ankara’nın örgüte askeri baskısı hem de PKK’nın sahadaki varlığı nedeniyle arzuladığı hareket alanına ulaşamayacaktır. Ekonomik açıdan da bu senaryo IKBY için ciddi sonuçlar üretebilir. Güvenlik risklerinin artması, ticaret ve yatırım kanallarını olumsuz etkileyeceği gibi iç siyasi istikrarsızlığı da derinleştirebilir.

Bir diğer olumsuz ihtimal ise sürecin getirilerinden biri olan Kürt aktörler arası normalleşme rüzgarının başarısızlık halinde yeniden gerilim ortamına dönmesi. PKK ile KDP’nin IKBY’de yeniden çatışmaya başlaması, örgütün KDP-KYB arasındaki rekabeti araçsallaştırma arzusu ve bu durumda da halihazırda tarihsel rekabet ve çatışmalarla dolu KDP-KYB arasındaki ilişkilerin olumsuz etkilenme ihtimali söz konusu olabilir. Ayrıca, sürecin başarısız olduğu bir denklemde, KYB’nin PKK ile ilişkilerine devam etmesi ise Ankara-Süleymaniye ilişkilerinin yeniden kopmanın eşiğine getirebilir.

Sonuç olarak, Türkiye’nin PKK ile yürüttüğü süreçte Irak ve IKBY’nin rolü belirleyici olmasa da “kolaylaştırıcı” ve “arabulucu” özellikleriyle öne çıkıyor. Bağdat ve Erbil, süreci doğrudan yönlendirecek aktörler olmaktan ziyade, sahadaki koşulları daha az kırılgan hale getirebilecek kolaylaştırıcılar konumunda. Ancak bu kolaylaştırıcılığın sürdürülebilir olması, siyasi irade kadar güvenlik kapasitesine, iç dengelerin yönetilmesine ve Suriye dosyasıyla kurulacak dengeye bağlı.

Ayrıca İran, 7 Ekim sonrası İsrail ve ABD’nin saldırıları sonrası bölgesel nüfuzu zayıflamış olsa da yeni barış sürecinin gidişatını etkileme kapasitesi olan asli aktörlerden biri. PKK ile süreç, İran açısından açıkça dile getirilmese de tedirginlik kaynağı. İran, Kürt meselesini bugüne kadar mutlak güvenlik paradigmasıyla yönetirken, Ankara’nın diyalog yoluyla alan açması Tahran için bölgesel karşılaştırma riskini büyütüyor. Buna karşın, İran’ın hem bölgesel baskılanması hem de içeriden rejime yönelen öfkenin büyümesi söz konusu. ABD’li yetkililerin her fırsatta Irak’taki İran nüfuzunun törpülenmesi gerektiği yönündeki sertleşen açıklamaları ve İsrail’in açık tehditleri Tahran’ın kendi içine kapanma sürecini uzatacak gibi görünüyor. Özellikle ABD’nin Venezuela’da yaptıklarının uluslararası jeopolitikte kural tanımazlığın sınırsızlığı, İran’ın yeni cepheler açmaktan geri durmasını da sağlayabilir. Bu geri durma hali Irak’ta etki alanının zayıflamasını kolaylaştırabileceği gibi sürecin önündeki olası engelleri de hafifletebilir.

Öte yandan, sürecin Irak ayağı tartışılırken, Suriye sahasını paranteze almak mümkün değil. Irak’ta PKK’nın silahsızlanması veya çekilmesi yönünde başarı sağlansa bile, Suriye’deki belirsizlikler Türkiye’nin güvenlik reflekslerini diri tutacak. Bu durum, sürecin bölgesel bir bütün olarak ele alınmadığı takdirde kırılgan kalacağını ortaya koyuyor. Irak’ta ilerleyen bir süreç, önceki çözüm sürecinde olduğu gibi Suriye’de tıkanırsa Ankara’nın güvenlik öncelikleri yeniden sertleşebilir. Böylesi bir manzara ise Bağdat ile Erbil’in sürecin olumlu gidişatından olduğu gibi muhtemel tıkanmalarından da etkilenmesine neden olabilir. Sonuç karamsar gözükse de Ankara, Bağdat ve Erbil bölgenin içinden geçtiği yeni jeopolitikte istikrar ve güvenliğin sadece içeride değil komşuda da olması gerektiğinin bilinciyle hareket ediyor. Bu açıdan, zaman zaman ağırlaşsa da sürecin başarısına gölge düşürecek eylemlerden kaçınıyor. Zira sürecin başarısızlığı hiçbir aktöre yarayacak bir sonuç doğurmayacak.

/// Not: KSC’nin internet sitesinde yayınlanan analizler, yazarların kendi görüşlerini yansıtmaktadır. Bu görüşler, KSC’nin kurumsal yaklaşımıyla örtüşmek zorunda değildir. 

 

Mehmet Alaca Irak, bölgesel Kürt siyaseti ve Ortadoğu’daki Şii milisler konularında çalışmalarını yürüten bir uzmandır. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde lisans, İngiltere’de Exeter Üniversitesi’nin Politics and International Relations of the Middle East Bölümü’nde yüksek lisans derecesi aldı. Çalışmaları çok sayıda ulusal ve uluslararası yayın organında yayımlanıyor.